ABD ve işgalci İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaş, bölgedeki dengeleri hem askeri hem de siyasi olarak sarstı.

Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan çatışmalar, İran’ın Körfez’deki hedeflere yönelik misillemeleri, durma noktasına varan enerji hatları ve küresel piyasalarda oluşan dalgalanma, bölgeyi uzun yıllardır görülmeyen ölçekte bir endişeyle baş başa bıraktı. Bunun yanında krizin ortaya çıkardığı bir gerçek daha vardı...

Savaşın ardından ortaya çıkan tablo, Körfez ülkelerinin İran, ABD ve işgalci İsrail eksenindeki gelişmelere artık aynı pencereden bakmadığını gösteriyor. Bir tarafta bölgesel savaşın büyümesini engellemeye çalışan, diplomatik çözüm arayışlarını öne çıkaran ve Körfez’in yeniden küresel güçlerin çatışma alanına dönüşmesinden kaygı duyan Suudi Arabistan bulunuyor. Diğer tarafta ise ABD ve işgalci İsrail ile güvenlik koordinasyonunu derinleştiren, İran’a karşı daha sert caydırıcılık stratejisini destekleyen Birleşik Arap Emirlikleri yer alıyor.

Ortaya çıkan bu ayrışma, Körfez’in gelecekte nasıl bir güvenlik düzeni kuracağı tartışmasının da merkezinde bulunuyor.

Aslında bugün yaşanan kırılma yeni değil. Körfez’deki sessiz çatırdamanın işaretleri yıllardır birikiyordu. Yemen savaşı bu ayrışmanın ilk büyük laboratuvarlarından biri oldu. Riyad ile Abu Dabi aynı koalisyonun parçasıydı ancak savaş uzadıkça iki ülkenin hedefleri birbirinden uzaklaştı. Suudi Arabistan Yemen’de daha çok sınır güvenliği ve merkezi düzen arayışına yönelirken, BAE limanlar, ticaret koridorları ve yerel güç ağları üzerinden farklı nüfuz alanları kurmaya başladı.

Bugün İran savaşı sonrası oluşan tablo da benzer bir ayrışmayı yeniden görünür hale getiriyor.

Öte yandan Körfez ülkelerinin bugün neden farklı refleksler verdiğini anlamak için bölgenin savaş hafızasına bakmak gerekiyor. Çünkü Körfez için savaş rejimlerin devamlılığını, ekonomik modeli ve bölgesel ağırlığı doğrudan etkileyen bir kırılma anlamına geliyor.

1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle başlayan süreç, Körfez monarşileri açısından tarihi bir travmaydı. O dönem ilk kez geniş ölçekli Amerikan askeri varlığı Körfez’in merkezine yerleşti. ABD üsleri büyüdü, enerji hatları doğrudan askeri güvenlik meselesine dönüştü ve Körfez ülkeleri uzun yıllar boyunca güvenliklerini dış askeri koruma üzerinden okumaya başladı.

Ancak aradan geçen yıllar Körfez başkentlerinde başka bir korku daha üretti: Dış müdahalelerin bölgeyi daha istikrarlı hale getirmediği düşüncesi hakim oldu.

Irak’ın işgal sonrası sürüklendiği kaos, Yemen savaşı, Suriye’de derinleşen parçalanma ve son olarak Gazze’de işgalci İsrail’in saldırıları sonrası yayılan gerilim hattı, özellikle Riyad’da “kontrol edilemeyen bölgesel yangın” korkusunu büyüttü.

Dış Politika Analisti Hamza Haşıl’a göre Suudi Arabistan’ın bugün izlediği temkinli çizginin arkasında tam da bu hafıza bulunuyor:

“Suudi Arabistan, İran’ın dış müdahale ile yıkılması veya bölünmesine rıza göstermedi. Çünkü Körfez’deki sorunlara Körfez’in diplomatik yollarla çözüm üretmesi gerektiği fikrine sıkı sıkıya bağlı bir dış politik tutum izliyor.”

Bu yaklaşım son yıllarda Riyad’ın diplomatik yöneliminde daha görünür hale geldi. Çin arabuluculuğuyla İran ile ilişkilerin yeniden kurulması, Körfez’de gerilimi düşürmeye dönük görüşmeler ve bölgesel savaş söyleminden uzak durulması bu çizginin parçaları olarak görülüyor.

Çünkü Riyad meselenin İran’ın dizginlenmesinden ibaret değil olmadığını düşünüyor ve Körfez’in topyekun bir savaş alanına dönüşmesini engellemek istiyor.

Suudi Arabistan’ın savaşın büyümesine mesafeli yaklaşmasının en önemli nedenlerinden biri ekonomi.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın yıllardır üzerine inşa etmeye çalıştığı yeni ekonomik model, bölgesel istikrar üzerine kurulu. Vizyon 2030 kapsamında ülkeyi petrol gelirine bağımlı yapı olmaktan çıkarmak ve Körfez’i küresel yatırım merkezi haline getirmeyi hedefliyor. Neom gibi dev projeler, teknoloji yatırımları, finans merkezleri ve turizm hamleleri bu stratejinin temel parçaları arasında yer alıyor.

Ancak Körfez’de yükselen her savaş dalgası, Riyad’ın bu büyük dönüşüm planını doğrudan sarsıyor.

Hamza Haşıl bu noktaya dikkat çekiyor:

“Riyad ekonomisinin lokomotifi konumundaki petrol üretim ve ihracı Körfez savaşı sebebiyle sekteye uğramaktadır. Bunun yanı sıra Suudi Arabistan’ın yıllardır üzerinden titizlikle çalıştığı Vizyon 2030 projesi de zarar görmektedir.”

Savaş boyunca enerji sevkiyatına ilişkin oluşan risk algısı, sigorta maliyetlerinin yükselmesi ve yabancı yatırımcıların Körfez’e yönelik çekincelerinin artması Riyad’ın en büyük kaygılarından biri oldu.